Web Dersleri | Peygamberim(S.A.V.) | Bayazithan Blog | E-Devlet | Teröre Ödül
  
Ana Sayfa / Yemek Tarifleri / Serbest Kürsü / Yazilar / Masallar / Sporlar / Ödevler / Flash Oyunlar / Teknoloji / Haber & Yorum
 
Sitemizde Gezinmek Için Internet Explorer ve En Iyi Görüntü Için En Az 1280 x 600 Piksel Ayarlari Kullanin
 
 

 
 
Google
 

1 MAYIS OLAYLARINA FARKLI AÇIDAN BAKMAK

Madalyonun öbür yüzüne de bakma cesareti

2 Mayıs tarihli gazeteler, neredeyse aynı manşetlerle çıktı. Herkes hükümete, valiye, emniyet müdürüne vs. ateş püskürüyordu. Polisin olaylara sert yaklaştığını, hükümetin 1 Mayıs kutlamalarını berbat ettiğini söylüyordu.

Televizyonlar aynı mesajı, canlı yayınlar yoluyla zaten zihinlere kazıyacak görüntüler desteğiyle vermişti. Televizyon görüntülerinin ve gazete haberlerinin geneline bakılacak olursa, 1 Mayıs kutlamaları masum bir çerçevede yapılacakken hükümet güç kullanmayı tercih etmiş ve şiddet eylemleri sokaklara taşmıştı. Peki, gerçek aynen böyle miydi?

Gazete ve TV'lere akseden şiddet manzarası aynıyla vakidir; ancak madalyonun sadece bir yüzüdür anlatılan. Hiç kimse -en başta da bu satırları yazan- devlet tarafından orantısız güç kullanılmasına razı olmaz. Bunda şüphe yok. Ancak herkes -ve tabii ki objektif olmaya mecbur medya- elini vicdanına koyup doğruları konuşmalı ve soğuk savaş yıllarından kalma takıntılar yüzünden meseleyi sadece devleti eleştirmeye odaklamamalı. Hele "durun bakalım, meselenin bir de hukukî yönü var" diyenleri alelacele devlet yanlısı ilan etmemeli: 1 Mayıs'ta yaşananlardan herkes bir ders çıkarmak zorunda. Hükümet, muhalefet, sendikalar, mülkî idareler ve tabii ki medya.

Evet, maalesef, 1 Mayıs'ın İstanbul Taksim Meydanı'nda kutlanması bir inatlaşmaya dönüşmüştür ve nahoş (belki de birilerine göre hoş) görüntüler ortaya çıkmıştır. Şimdi bu durum karşısında faturayı sadece hükümete, valiye, emniyet müdürüne kesmek kolaycılıktır; hatta kimse kusura bakmasın, eyyamcılıktır. Tabii ki hükümet kanadının da yanlışları olmuştur ve eleştirilmelidir; ancak yapılan yayınlar tek yönlüdür, yanlıdır; daha ötesi fanatikçedir. Bu tek taraflı yayınlar karşısında medyaya çok basit bir soru sorularak Nasreddin Hoca'nın esprisini hatırlatmak isterim: Hırsızın hiç mi kabahati yok!

Soğuk savaş döneminden kalma 1 Mayıs takıntısını bir kenara bırakın, hükümetten duyduğunuz anormal nefreti bir lahza unutun, kargaşadan medet uman fırsatçı zihniyeti bir dakika dinlemeyin ve şöyle düşünün lütfen: Herhangi bir grup, dernek, vakıf, sendika gelip diyor ki: "Ben şu alanda miting yapmak istiyorum". Burada aslolan hukukî otoritenin buna vereceği cevaptır. Şayet bu otorite şöyle diyorsa: "Bu meydana izin vermiyorum; şu alanda miting yapabilirsin.", yapılacak tek şey yine kanunlar çerçevesinde kalıp itiraz etmektir. İtirazınıza da hayır cevabı veriliyorsa ille de "bana izin verilmeyen yerde gösteri yaparım ve buna hiç kimse karışamaz" diyemezsiniz. "Bal gibi de derim" diyen öyle bir kapı açar ki, bu yolun sonu anarşidir, kargaşadır.

Söz konusu olan daha önce cinayet işlenmiş ve o cinayetin esrarı hâlâ çözülememiş bir alan. Yetkili birimler o mekânda can güvenliğini sağlayamayacağını beyan ediyor. Üstelik "Elimde istihbarat var, bazı terör örgütleri bu yılki 1 Mayıs'ı Taksim'de sabote edecek" diyor devlet. Böyle bir tablo karşısında sendikaların yaptığını tasvip etmek doğru değil. Tamam; "orantısız güç kullanıyor" diye güvenlik güçlerini eleştirelim; ancak bu mevzuun bu kadar gerilmesinde Taksim fetişizmi yapan sendikalara da "yüreğiniz soğudu mu, ayıp olmadı mı, neye yaradı?" diye soralım. Sendikacılık bu değil çünkü!

Haydi diyelim ki sendikalar o malum sol geleneğin kadim takıntılarından bir türlü yakasını kurtaramıyor, işçilerin haklarını somut talepler üzerinden aramak yerine, ideolojik şovlardan oluşan gösteriler yapmayı tercih ediyor; peki bizim medya neden bu kadar dolduruşa geliyor?

Şüphe duymamak elde değil...

Maalesef bizim medyanın çok mühim bir kısmı da solculuktan geliyor ve yakasını ilk gençlik aşklarının "devrimci" nostaljisinden bir türlü kurtaramıyor. Acaba bir miting alanında ısrar eden gruplar "sağcı" olsaydı, mesela gösteri başörtüsü üzerine yapılsaydı ve dahi devlet de "olmaz" diye ısrar etse, göstericiler de inatlaşsaydı bizim medya bu kadar "özgürlükçü" davranabilir miydi dersiniz? Şu 1 Mayıs krizinde "ey hükümet, ey sendika, lütfen aklıselimle hareket edin, halk sokaklarda kavga istemiyor" diye yazan birine rastlanmadı. Olaylar yaşandıktan sonra da her iki tarafın hatadaki hissesini ayırıp objektif tenkit yapanlara da rastlanmadı. Nerede kaldı aklıselim, nerede kaldı sağduyu, nerede kaldı sosyal sorumluluk?

İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah'ı yerden yere vuranlar DİSK Başkanı'na "Süleyman kardeşim, kusura bakma ama sen de bu işi fazlaca gerdin" diyemez mi? Ya da Vali Muammer Güler'e manşetlerden tokat akşetmeyi gazetecilik cesareti sayanlar, KESK yetkililerine "sendikacı yoldaş, sen de biraz mutedil olabilirdin aslında" diyemez mi?

Olayların beni kuşkulandıran bir başka cephesine temas etmeden geçemeyeceğim. Türkiye'nin karışmasını isteyen bir zümrenin varlığı artık ayan beyan ortadadır. İki senedir ortaya çıkan çetelerin gayesi yeterince deşifre edilmiştir. "Ses getiren olaylar" sayesinde Türkiye'yi karıştırmak isteyenlerin antidemokratik arzular / ihtiraslar peşinde olduğu artık herkesin malumudur. O kadar ki Ergenekon soruşturması kapsamında basına sızan bilgilerde "ortalığın karıştırılması gerektiği" söyleniyor, "ekonominin kötü gitmesi için krizler çıkarmaktan" bahsediliyor, "Türkiye'nin AB'den uzaklaşması için içine kapanmaktan" dem vuruluyordu. Tam bu strateji paralelinde hamleler yapılırken 1 Mayıs'ın Taksim'de kutlanması için inanılmaz bir gayretkeşlik sergilendi. N'olur başka bir yerde kutlasan? İlle de Taksim! Sebep? 1977'deki o melun hadiseyi hatırlamak. Peki, aynı tehlike bu yıl için de geçerliyse, devlet bu konuda açıktan açığa endişe duyuyor ve bunu kamuoyuyla paylaşıyorsa, bu anlamsız inatlaşmanın çatışmaya dönmeyeceğini kim söyleyebilir? Nitekim öyle oldu. Sendikacıların dediği yerine getirilse de hoş değil manzara getirilmese de. Önemli olan 1 Mayıs'ı Türkiye'nin bütün illerinde olduğu gibi şenlik içinde kutlamak. İnatlaşma yaşandıktan sonra müsademe olacağı ortadaydı; çünkü meseleye iyi niyet yerine "söke söke alırız" mantığıyla yaklaşılıyordu. İnsan tam bu noktada şüpheye kapılıyor. Yerli Pravda'nın daha olaylar yaşanmadan attığı başlığa bakar mısınız: "Sıkıyönetim dönemi gibi". Cuntacılık sabıkası bir hayli kabarık bir gazetenin zikriyle fikri arasında insan bir bağlantı kuruyor, ister istemez. Birilerinin gönlü yine sıkıyönetimler istiyor, onun için mahkemelere akıl veriliyor, dosyalar hazırlatılıyor, cuntacılarla işbirliği yapılıyor. Vaziyet böyle olunca sendikaların pozisyonu üzerine kocaman bir soru işareti beliriyor. Geçmişte defalarca yapıldığı gibi acaba yine sendikalar istikrarsızlık ve kargaşanın vücuda gelmesi için maşa olarak mı kullanılıyor? Buna bugünden karar vermek, evet ya da hayır deyip kestirip atmak mümkün değil. Esas can alıcı bir soru da şu: Geçmişte olduğu gibi bugün de Türk medyası sokak gösterilerinin üzerine benzinle giderek sağduyu yerine çatışmayı mı körüklüyor. Buna da bugünden evet veya hayır demek imkânsız. Bekleyip göreceğiz ve sözümüz söz: Daima madalyonun iki yüzüne de bakacağız; çünkü her bir parça bir araya getirilmeden meselenin künhüne vâkıf olmak mümkün değil bu ülkede! Ayrıca gazeteciliğin olmazsa olmaz hükmü de bunu gerektiriyor; yani gerçeğin tamamını gösterme cesareti...


Yeni moda: Üst düzey bir AKP'li

Bir zamanlar Türk medyası bazı kritik haberlere "Üst düzey bir askerî yetkiliden alınan bilgiye göre" diye başlar, sonraki cümleler psikolojik harbin düğmesine basardı. Eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, bu ifadeye çok net bir şekilde karşı çıktı ve kendinden başka herhangi bir yetkilinin konuşmayacağını; konuşsa bile hiçbir anlam taşımayacağını bildirdi. Bu alışkanlık da böylece tarihe karışmaya yüz tuttu...

Ne var ki bugünlerde yeni bir moda var: Bazı gazeteler "Üst düzey bir AKP'li"den rivayetle bir şeyler aktarıyor. Kâh Bakanlar Kurulu'ndan bir kelle isteniyor bu sözlerle; kah belli çevrelere ilginç mesajlar veriliyor. Geçenlerde Mustafa Ünal bu konuyu köşesinde ele aldı. Arkasından Bugün Gazetesi bunu manşet yaptı. Her ikisinde de yöneltilen eleştirilere hak vermek gerekiyor. Zira parti kapatma davası ile karşı karşıya kalmış bir siyasî örgütün asla yapmaması gereken şey birbirini suçlamaktır. Eskiler atf-ı cürüm derlerdi böyle eziklik içinde söylenen sözlere. Öyle bir illettir ki bu psikoloji ile önce size partinizi parçalatırlar, sonra birbirinize düşürürler, sonra da siyaset mühendislerini başınıza bela ederler.

"Üst düzey AKP'li"nin Cemil Çiçek olduğunu ima edenler, söyleyenler oldu. Şahsen inanmıyorum. Cemil Bey güngörmüş bir insandır; bu tür sadmelerin sonuçta partisine zarar vereceğini bilir. Hüseyin Çelik'e yönelik bazı sözler sarf edildiğini söyleyenler oldu. Onu da sanmam. Yüzde 47'de Çelik'in projelerinin payı büyük. Maksat belli: AK Parti'yi ilk merkezden, yani kalbinden vurmak istiyorlar. E-muhtıra yemiş ve sarsılmamış; hatta daha popüler hale gelmiş bir partinin kadim parçalama taktiklerine boyun eğmemesi gerekiyor... Asıl soru da şu: Türk gazeteciliği siyaset mühendislerinin kontrolünden ne zaman çıkacak ve ne zaman psikolojik harp oyunlarından vazgeçecek? Halkın verdiği bunca ders yetmedi mi?

 

Ermeni Sorunu

 

 
who's online
 
 
             
ILETISIM | Site ekle (Vynet) | linkler | | | | | | TR-Rank ile maximum degere dogru! | hitalverwebZirve.com | | polis haber | Site Ekle | | kisisel
LINK EKLE