BATI ANADOLU KUVA-YI MİLLİYESİ'NİN KARAKTERİ
Mondros Ateşkesi sonrası ordular terhis edilmişti. Tümenlerin ve alayların asker sayısı birkaç yüzle ifade ediliyordu. Bunun yanı sıra, mevcut askeri birliklerin durumu da firariler,(asker kaçakları) dolayısıyla daha da azalmıştı. Bu sebeple Yunanlılar Batı Anadolu'yu işgale başladıklarında karşılarında 56, 57 ve 61. tümenlerin birkaç yüz kişilik zayıf kuvvetlerini bulmuşlardı. Üstelik Padişah, Yunanlılarla savaş durumunda olmadığını ilan etmiş ve Hükümet de gerek askeri kuvvetlerin gerekse halkın işgale karşı direnmemesini bildirmişti. Buna uyan İzmir Valisi, Manisa Mutasarrıfı gibi bazı yöneticiler kendi şehirlerinde ve civardaki direniş hareketlerini daha doğmadan öldürmüşlerdi. Bütün kötü şartlara rağmen Yunanlılar karşısında çetin bir direnme yapıldı. Zayıf mevcutlu askeri birliklerin komutanları, ulusal duygularla vatanlarını savunurken hamiyetli Türk vatandaşları ve onların yanı sıra, eskiden eşkıyalık yapan bazı efeler, adamlarıyla birlikte bu direnişlere katıldılar, hatta bazı yörelerde duruma hakim oldular. Halkın, askerin, efelerin oluşturduğu bu direniş hareketinin ortak noktası vatan savunması ve Türklük duygusu idi. Böylece oluşan bu direniş hareketi Ayvalık'tan, Denizli'ye kadar uzanan geniş bir çizgi üzerinde ulusal cephenin doğmasına yol açtı. Bu ulusal cepheyi oluşturan kuvvetlere ve bu harekete dar anlamda "Kuva-yı Milliye" dendi. Bu anlamıyla Kuva-yı Milliye silahlı direnişi ifade etmekte idi. Sivas Kongresi'nde anlamı genişledi ve bütün yurdun savunulması anlamına geldi. Kuva-yı Milliye deyimini ilk kez kim ve nasıl kullandı, bilinmemekle beraber Türk halkının 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ve Balkan Savaşı sırasında sivil halkın direnişi ve örgütlenmesi görülmüştü. İtilaf Devletleri'nin işgallerinin geçici olduğunu kabul eden Türk Ulusu yüz yıllarca kendi yönetimindeki Yunan Ulusu'nun Batı Anadolu'yu istilasını ve bu toprakları Yunanistan'a katmak için geldiğini anlayınca yurdunu korumak için silaha sarılmıştı. Kuva-yı Milliye'nin para yiyecek, silah gibi ihtiyaçları yerli kaynaklardan sağlanıyordu. Fakat halkın bir kısmı işgale karşı direnmemişti. Hatta Yunan bayrakları asan kasabalar da olmuştu. Bazı yerler İtalyanları davet etmişlerdi. Bu sebeple Batı Anadolu'da Kuva-yı Milliyecilerle Padişahçılar arasında uzun süre çatışma sürdü. Fakat zamanla Yunanlıların Batı Anadolu'da yaptıkları zulüm, işkence, tecavüz, yağma, öldürme olaylarını gören halk bütünüyle Kuva-yı Milliye'ye katıldı. Yunanlılarla işbirliği yapan bozguncu, Padişah yanlısı ve ulusal kuvvetlere katılmayanlara karşı sert ceza yöntemlerine başvuruldu. Bu bakımdan Batı Anadolu halk savaşları, Güney Doğu Anadolu'daki gibi şehir savaşları biçiminde olmadı.
Yunanlılar yalnızca Batı Anadolu'yu değil Trakya'yı da işgale hazırlanıyorlardı. Burada bulunan Türk Kolordusu'nun asker sayısı 1.200'e indirilmişti. Oysa Yunan taburu daha başlangıçta 1.500 kişi idi. Terhis edilen Yunan askerleri silahlarıyla birlikte sivil Rumlara katılıyordu Yerli Rumlar çeteler kurmuş ve Türklere saldırıyorlardı. İtilaf Devletleri'nin koyu baskısı yüzünden ise Türkler bir şey yapamıyorlardı. Ele geçen çeteciler ve hatta adi suçlular bile, delil yetersizliği bahanesiyle İtilaf Devletleri ve yabancı müdahaleleriyle serbest bırakılıyordu. Trakya'nın coğrafi yapısı ve işgal kuvvetlerinin ortasında ve Anadolu'dan ayrı olması dolayısıyla burada ulusal direniş başarılı olamadı. 20 Temmuz 1920'de Yunanlıların istilası bu sebeple kolay gerçekleşti.
MİLNE HATTI
Yunanlıların Batı Anadolu'ya çıkartma yapmalarına Lord Curzon ve Churchill kabinede karşı çıkmışlar ve Türklerin bu durumda silaha sarılacağını ve Türk Ulusalcılığı'nın tahrik edileceğini Başbakan Lloyd George'a söylemişlerdi. İngiliz komutanlar da bunu doğrulayan raporlar vermişlerdi. Fakat buna rağmen Paris Barış Konferansı Yunanlıların İzmir'e çıkmasına izin vermişti. Bunun üzerine Batı Anadolu'da silahlı çatışma başlamıştı. Yunan propagandası bu olayları, Türklerin Rumları katlettiği biçiminde yansıtmıştı. Bu silahlı direniş üzerine bir cephe oluşmuştu. İngiliz General Milne Paris Barış Konferansı'na gönderdiği telgrafla Türk-Yunan kuvvetleri arasında ciddi bir mücadelenin sürdüğünü, Ulusal Güçler'in Yunanlıları vatanlarından atmak için çarpıştıklarını ve Osmanlı Hükümeti'ni dinlemediklerini, askeri birliklerin ve komutanların da Hükümet'in emirlerine aykırı olarak bu Ulusal Direnişi desteklediklerini bildirdi ve iki taraf arasında bir hat gerisinde kalmalarının sağlanmasını önerdi. Bu önerinin benimsenmesi üzerine General Milne, Barış Konferansı'nın kararını Yunan Komutanı'na ve Osmanlı Harbiye Nazırı'na değişik biçimlerde bildirdi. 3 Kasım 1919 tarihinde Milne tarafından çizilen hat hemen hemen Yunanlıların işgali altında bulunan bölgede Yunanlılar'ın Türk saldırılarına karşı güvenliğini sağlama esasına yönelikti. Yunan Komutanlığı, Yunanistan'dan yeni askeri birlikler getirilinceye kadar bu hattı kendi çıkarlarına uygun buldukları için Milne'nin önerisini kabul etti. Oysa Venizelos'un arzusu daha geniş bir toprağı içine alıyordu. Osmanlı Harbiye Nazırı ise bu hattın Yunan çıkarlarına uygun olduğu için Hükümet kabul etmedikçe, bunun uygulanması için emir veremeyeceğini bildirdi. Denizli yöresinde bulunan Demirci Mehmet Efe'nin yanıtı ise sert ve kesindi. Demirci Mehmet Efe "Biz Osmanlı Devleti'nin isteği ve izni ile Ulusal Mücadele'ye girişmedik kendiliğimizden ayaklandık." diyerek bu hatlı tanımadı ve ancak Yunan askerlerinin Anadolu'yu terk etmesi ve yerlerine İngiliz askerlerinin gelmesine razı olabileceklerini bildirdi. M. Kemal Paşa, 31.12.1919'da Batı Anadolu'daki komutanlara, Yunanlılar'ın Batı Anadolu'yu ilhak etmek için geldiklerini ve bunu saklamadıklarını, bu sebeple silahlı direnişin devam etmesini bildirdi. Ve Milne Hattı Kuva-yı Milliye tarafından tanınmadı. Fakat yine de Haziran 1920'de Yunanlılar'ın genel saldırıya geçmelerine kadar bu hatta önemli bir çatışma olmadı.
AMİRAL BRISTOL HEYETİ
Batı Anadolu'da genişleyen Yunan işgaline karşı başlayan Türk direnişi İtilaf Devletleri cephesinde heyecan yarattı. Milletler Cemiyeti'nin kurulması sırasında bu olayın çıkması, Avrupa basınının da bile Türklerin lehine bazı yazıların yayınlanmasına yol açtı. Bunun üzerine İtilaf Devletleri, işgal bölgesine durumu incelemek üzere bir "Anket Komisyonu" göndermeye karar verdiler. Amerikan, İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinin oluşturduğu bu kurulun Başkanı Amerika delegesi ve İstanbul Fevkalade Komiseri Amiral Bristol idi. Komisyon birkaç haftalık bir çalışmadan sonra 12 Ekim 1919'da tarafsız bir rapor hazırladı. Bu rapor ana hatlarıyla şöyleydi
1- Ateşkesten sonra İzmir ve yöresinde Hıristiyan halkın hayatının tehlikede olduğuna dair barış konferansına yanlış bilgi verilmiştir. Bu bilgiyi vermiş olan hükümetler ve kişiler sorumludur.
2- İşgalden sonra Batı Anadolu'da yapılan öldürmelerin sorumluluğu Yunanlılara düşer.
3- Yunan askerlerinin derhal geri çekilmesi ve yerlerine İtilaf kuvvetleri gönderilmesi lâzımdır.
4-İzmir havalisinin, milliyet prensiplerine göre, Yunanistan'a katılması söz konusu olamaz. Çünkü bu yerlerde Türk çoğunluğu egemendir.
Ayrıca raporda Piyer Loti'nin yazdıklarını hatırlatan ve olayın gerçek yüzünü gösteren bir cümle dikkati çekiyordu. "Yunan işgali, medeni bir görev uygulama şöyle dursun, hemen bir fetih ve Haçlı saldırısı görünümünü almıştır." Komisyon ayrıca, direnişe geçen "Türk Ulusal Bilinci"nin Yunan ilhakını kabul etmeyeceğini de belirtiyordu. Fakat bu gerçeğe rağmen Paris Barış Konferansı ve özellikle İngiltere bu raporu dikkate almadı. M. Kemal Paşa ise bu raporu Ulusal Savaşı destekleyen bir araç olarak kullandı.
Hazırlayan:SABRİ DİNAR
Kaynak:Ergün AYBARS,Türkiye Cumhuriyeti Tarihi 1, Ege Ün. Basımevi, İzmir, 1986

|